fatmagultanis @ gmail.com

GÖNÜL İNŞASI MI , GIYBET İNFAZI MI?

İnsan bu dünyaya sadece bir nefeslik yer işgal etmeye, sıradan bir hayatın içinde savrulup gitmeye gelmedik; her birimiz göğüs kafesimizde bir emanet, ruhumuzda ise varlığın o derin sırrını taşıyoruz.

Kalbimizi bir pusula gibi hakikate çevirmek, o berrak pınardan bir yudum su içebilmek için buradayız; yoksa ömrü bir dedikodu masasında harcamak, başkalarının ayıplarından kendimize sahte bir üstünlük devşirmek için gelmedik dünya ya.

Ne yazık k i şimdilerde en büyük fırtınalar dışarıda değil, kendi içimizde kopuyor; kendi kusurlarımızı bir kenara bırakıp gözümüzü başkalarının yaralarına diktik.

Dilimizden dökülen o tatlı görünen zehir, aslında önce bizim içimizi kavuruyor, ruhumuzun o ince ayarlarını bozup bizi huzursuz bir boşluğun içine fırlatıyor.

Hani o sarsıcı bir uyarı var ya, hani insanın ruhuna bir mızrak gibi saplanan; "ölü kardeşinin etini yemek"...

Bir düşünelim, bir dostun, bir canın arkasından konuştuğunda aslında onun onurundan, onun varlığından vahşice bir parça koparıyorsun..

Laf taşıyanın, gıybet edenin heybesinde boş sözler yok sadece; orada parçalanmış yuvaların enkazı, yıkılmış dostlukların izi ve birbirine düşman edilmiş gönüllerin sızısı vardır.

Bir söz ağızdan çıktığında sadece havada asılı kalmıyor; evleri dolaşıyor, kalplere şüphe tohumları ekiyor ve en sağlam bağları bile bir kibrit çöpü gibi yakıp kül edebiliyor.

Bir aileyi dağıtmak, bir gönlü incitmek sadece bir "hata" değil, altından kalkılması zor bir vebaldir; çünkü gıybetle kirletilen her hava, toplumun can damarlarını da tıkıyor.

Ariflerin dediği gibi: Dil kirlenirse, kalp de körleşir.

Peygamber ahlakının bize öğrettiği temel düstur; "Ya hayır konuşmak ya da susmaktır." Zira mahşer günü her kelimenin hesabı sorulurken, başkalarının gıyabında tüketilen cümlelerin yükü, insanın sırtındaki en ağır yük olacaktır.

Başkasının ayıbıyla sevinen, aslında kendi gönlündeki o zifiri karanlığı besliyordur.

Oysa biz bu dünyaya birbirimizin eksiklerini birer cellat gibi yüzüne vurmaya değil, bir merhamet hırkası gibi o eksikleri örtmeye geldik.

Bir kusur gördüğümüzde onu rüzgâra verip her tarafa yaymak değil, gecenin karanlığı gibi sessizce kapatmak bizim asıl insanlık borcumuzdur.

Hatırlayalım ki, dilini terbiye edemeyen biri, ne kadar çabalarsa çabalasın iç huzuru feraha kavuşamaz.

Kendi ruhunun bahçesini ayrık otlarından temizlemeyen adamın, başkasının çiçeğini koparmaya hakkı yoktur.

Günün sonunda hepimizin yolu aynı kara toprağa çıkacak; hırslarımız, öfkelerimiz ve fısıltılarımız toprağın altında sessizliğe gömülecek.

Arkamızda bırakacağımız şey, insanların zihninde bıraktığımız kırgınlıkların gölgesi mi olacak, yoksa dünya da yankılanan o huzurlu ve zarif bir seda mı?

Kendi ellerimizle kendi cehennemimizi mi inşa ediyoruz, yoksa dilinden dökülen her kelimeyle bir gönül köprüsü mü kuruyoruz?

Başkasının hikâyesini karalarken aslında kendi ömür defterimizi lekelediğimizin farkında mıyız?

Bir gönül inşa edip o sarayda huzurla yaşamak varken, neden dilinle bir enkaz kazıp o karanlığın içine gömülelim ki?

Nihayetinde sözümüz özümüzü yansıtmalı; kelamımız ise bizi yıkıma değil, Allah’nın rızasına ulaştıran birer basamak olmalıdır.

Fatmagül TANIŞ 2026